Televizyon Risalesi

12/9/2008 - Televizyon



Şüphesiz ki her türlü hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’ndan yardım ve mağfiret dileriz, nefislerimizin şerrinden de O’na sığınırız Allah’ın hidayete erdirdiği kişiyi saptıracak, saptırdığını da hidayete erdirecek yoktur. Ben Allah tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve Rasulu olduğuna şahadet ederim. Salât ve selam muttakilerin ve mucahitlerin önderi olan, Allah’ın koyduğu şeriatı bizlere tebliğ eden Muhammed (sav)'e ve yolunda giden âline, ashabına ve kıyamete kadar onun izi üzere yürüyen mû’min mûslûmanlar la olsun…

Al’i İmran 110- Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız:

İnsan kendi fıtri ihtiyaçları dışındaki meşgaleler ile münasebette bulunduğu vakit vicdanen bir sıkıntı duyar bu inkâr edilemez bir gerçektir. Uzaya çıkmak ve orada araştırma yapmak isteyen bir bilim adamının uzun bir süre eğitim alması ve buna hazırlanması gerekmektedir. Fakat ne yaparsa yapsın uzayda geçen altı aylık bir süreden sonra vücudundaki fiziksel bozukluklara engel olamamaktadır. Deneme yanılma yâda zan ile tecrübe edinecek kadar değersiz değiliz, zanna dayalı bir ilim ile amel edenlerin akıbeti gözler önündedir.

Hucurat 12- Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.

Ahzab 70-71- Ey iman edenler Allah’tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öyle korkup sakının ve sözü doğru söyleyin.

Kaldı ki bugün bizler eğitim almadan ve neredeyse düşünmeye bile zaman harcamadan birçok iş yapmaktayız fakat bunların hayatımızda nelere vesile olduklarından (tahribattan ya da güzelliklerinden) habersiziz. İnsan bir an durup düşünse ‘şuan yaptığım şey benim hayatımda, fıtratımda nasıl bir yere sahip acaba bu bana ve yaradılışıma (kulluğuma) nasıl bir fayda sağlayacaktır?’ diye, hemen görecektir neler olduğunu. Bulunduğumuz halin ilmini bilmemiz gerekmektedir. Çevremizdeki her şey bir ayet yani birer delildir Rabbimizden bizlere. Akıl edenler elbette görebilir bunu.

Al’i İmran 191-Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru." derler.

Tebliğ her mûslûmanın üzerinde bir sorumluluktur. Eğer bunu en iyi şekilde yerine getirmek istiyorsak bir bilgi birikimine ve bu birikimi ihlâslı amelle destekleyen bir yaşayış biçiminde ve anlayışı içinde olmalıyız. Eğer işler hakkıyla yapılırsa netice verir. Rabbimizin dilemesiyle bizlerin çabaları da boşa gidecek değildir, biiznullah. Fakat şu unutulmamalı ki ancak çalışan hak talebinde bulunabilir.

Yegâne Rabbimiz Allah azze ve celle şöyle buyuruyor;

Tahrim suresi 6- Ey iman edenler kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.

Enfâl 24-30- Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlûne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.

Bir de öyle bir fitneden sakinin ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.

Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde âciz tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da şükredesiniz diye Allah size yer yurt verdi; yardımıyla sizi destekledi ve size temizinden rızklar verdi.

Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber’e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.

Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.

Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.

Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir. (Enfal-30)

Ey Âdemoğulları, size avret yerlerinizi örtecek bir libas ile giyip süsleneceğiniz bir elbise indirdik. Takva elbisesine gelince, o daha hayırlı bu Allah’ın ayetlerindendir. Belki öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları! Şeytan ana ve babalarınızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin (A’raf suresi 26-27)

 

 

Televizyon

Uluslararası emperyalizm umuma sirayet eden bir hastalıktır, dünya çapında anlamdaki hedeflerini gerçekleştirebilmek için yeryüzünde, düşünmeyen, sorgulamayan, hazır tüketen ve ortak zevklere sahip yığınlar oluşturmak istemektedir. Bu yığının genel özelliği; çevresine duyarsız, kendisinden istenileni yapan, üretileni tüketen, hayatı sorgulamayan, olayların arka planını düşünmeyen fertlerden oluşmasıdır. Uluslararası Emperyalizm, bu yığını yetiştirip güderken, medya faktörünü kullanarak etkin bir manipülasyon (hileli yönlendirme) sürecini devreye sokuyor. Bu manipülasyon sürecinde ise Yahudi medyanın en etkin silahı, televizyondur. Televizyonun bu süreçte etkin olmasının sebebi, diğer ürünlere göre bize daha yakın ve daha eğlenceli olmasıdır.  

Evimize kadar giren televizyonun düğmesine basmamızla büyünün etki alanına giriyoruz. Unutmayalım bu televizyonu açmak için kullanılan düğme aynı zamanda kapatmaya da yaramaktadır.  Uluslararası emperyalizm ve yerli işbirlikçileri, televizyonu kullanırken iki noktaya önem gösteriyor. Beyinsizleştirmek ve tükettirmek. ... Bu iki kavramı birbirinden ayırmak güç. Beyinsizleştiğimiz için tüketiyoruz ve tükettiğimiz için beyinsizleşiyoruz.

 

BEYİNSİZLEŞTİRME OPERASYONU

Televizyon aracılığıyla tüketim toplumu oluşturmada ilk basamak; kitleyi televizyon tiryakisi yapmak ve onları bu görsel büyücünün etki alanına sokmaktır. Televizyonun kitleler arasındaki genel kabul gören mahiyeti onun bir eğlence aracı olduğudur. Televizyonun içeriği oluşturulurken de ”eğlence aracı” imajına zarar verilmez. Televizyon, toplum üzerindeki manipülasyon sürecine, beyinsizleştirme operasyonu, hem televizyonun araç özelliklerinden, hem içeriğinden kaynaklanmaktadır. Bu ümmetin kanayan yaralarının daha da artmasına bir vesile olarak ta görülebilir. Allah Resulu (s.a.s.) şöyle buyuruyor;

Ben evlerinizin üstüne yağan fitneleri, şiddetli yağmur sellerinin açtığı yaralar gibi görüyorum.” (Müslim-Fiten)

 

Beyinsizleştiren Makine

Televizyon görüntülerden oluşan bir makine. Bu yönüyle televizyon, öncelikle göze ve hislere hitap ediyor. Bir okuyucu, kitap okurken ilgisini yoğunlaştırarak okumalı, kelimeleri birbirine bağlayarak okuduğundan anlam çıkartmalıdır. Okuma; tıpkı bedensel sporların kaslarımızı geliştirdiği gibi zihinsel kapasiteyi ve fiziksel olarak beyni büyüten, geliştiren ve emek gerektiren zihinsel bir faaliyettir. Oysa televizyon, kitapta sayfalar boyu anlatılan bir olayı, bir kaç saniyelik bir görüntüyle anlatabilme olanağına sahip. Kitabi bilgilere göre oldukça yüzeysel geçilen görüntüleri almak için, izleyiciye düşen, rahat koltuğuna yaslanıp sihirli makinenin düğmesine basmak. Televizyonun bu özelliği, izleyicinin yüzeysel bilgilere sahip hazır tüketici haline gelmesine vesile oluyor.

Televizyonda söylem büyük ölçüde görsel imajla yansıtılır. Televizyon, konuşmayı bize sözcüklerle değil; görüntülerle aktarır. Dolayısıyla içerik, imajın arkasında kaybolur. Televizyon tarafından ”kötü” ilan edilen bir şahıs, ne kadar doğruyu söylese de, toplum nezdinde ”kötü” görülmeye devam eder. Bu şekilde imajın satılması, ciddi tartışma programlarında bile tartışmaların yüzeysel bilgilerle, ancak iyi görünüm, dikkatli jestler, popüler sözcüklerle yürütülmesine sebep olmakta. Bu ise tartışma programlarının seviyesini, dolayısıyla izleyicinin seviyesini düşürmektedir.

Beyaz camda, birkaç saniyede bir değişik görüntü geçmekte. Bu görüntü bombardımanı o kadar yoğundur ki, izleyicinin televizyon karşısından ayrılacak zamanı yoktur. Ancak görüntülerin bu denli yoğun geçmesi, izleyicinin seçkinliğini azaltır. Bu görüntülerden hiçbirinin arka planı düşünülmez. Uluslararası haber ajanslarından saniyede üç haber geçmesine rağmen, hiçbiri derinlikli verilmez. Televizyon bu noktada, yüzeysel bilgilerle bir şey hakkında bilgi sahibi olma halini meydana getirir. Bu ise insanı bilgilendirmekten uzak bir enformasyondan (içerikten)ibarettir.

Televizyon programların da çokça rastlanan bir ibare vardır: “Ve şimdi de. . . ” Bu ibare, ‘şimdiki program, diğerlerinden farklıdır.’ Anlamına gelir. Bu, izleyicinin dikkatini çekmek için kullanılır. Ancak her program için farklı bir ruh haline bürünen seyircinin, bu veriler arasında bağlantı kurması imkânsızlaşmaktadır. Bu ise bütün olay değerlendirmelerine yansıyarak, olayları sadece kendi özgül şartları içersinde değerlendirip, olaylar arasında bir bağ kuramamaya sebep olmaktadır.

İzleyicinin en çok canını sıkan olaylardan bir tanesi, sık sık araya giren reklâmlardır. Reklâmların bu şekilde araya girmesi, izleyicinin programa yoğunlaşmasını azaltıyor. İzleyici bundan büyük zararlar görmekte. Bu zarar, izleyicinin herhangi bir konuda istenilen şekilde yoğunlaşamaması, uzun süre dikkatli bir şekilde olayı takip edememesi seklinde ortaya çıkıyor.

Televizyon öncesi kitap okuyucusu, yani tipografik toplumda, uzun düşünsel tartışmalar zevkle izlenirken, bu gün bir öğrenci kırk dakikalık dersin onbeşinci dakikasından itibaren derse olan ilgisini kaybetmekte. Bu da zihinsel kapasitenin düşmesiyle ilgi yoğunluğunun azalmasıyla bağlantılıdır. Kaldı ki normal bir insan (zihninde) bir konu ile ilgili almış olduğu bilgilerin %70’ini ilk 10dk ile 1 saatlik süre içerisinde yitirmektedir, bu kayıp ertesi sabah %95’e ulaşmaktadır.

Televizyon hakkındaki en genel görüş, televizyonun bir eğlence aracı olduğudur. Onun, enformatik (bilgilendirici) araç olarak görülmesi gereken tarafları da, bu değerlendirmenin gölgesinde kalıyor. Televizyon yapımcıları da bu imajın sarsılmasını istemez. Ne kadar çok eğlence varsa, televizyonu objektif olarak değerlendirme azalır. Ne kadar çok eğlence olursa, televizyonun verileri daha az değerlendirilir, üstünde daha az durularak daha az seçkinci davranılır. Daha çok eğlence, verilmek istenir yani reklâmların daha çok izlenmesine, reklâm ücretlerinin artmasına sebep olur. Genel anlamda televizyonun bir eğlence aracı görülmesi ise, gerçekliklerin de zamanla eğlence olarak algılanmasına sebep olur. Çoğu zaman yaradılış ile ilgili amaçtan sapılmasına mahal verir.

Eğlence olarak görülen ekranlarda televizyon yapımcıları, eğlenceyi yansıtmak ister. Bunu yaparken de olayların eğlenceli olabilecek yönleri alınır. Televizyonlarda eğlence olarak sunulan en baskın unsurlar ise şiddet ve cinselliktir.(bunun zararlarından Kur’an ve Sünnet ışığında ileride bahsedilecek) Şiddet ve cinsellik içeren ürünler, televizyonda niteliğine bakılmaksızın sunulur. Çünkü bu ürünlerin hazır alıcısı vardır. Haber programlarında dahi bu eğlence unsurları dikkate alınır. Örneğin; haberde bir öğrenci hareketi verilecekti, o hareketin düşünsel boyutundan ziyade, öğrencilerin güvenlik güçleriyle çatıştığı bir sahne gösterilir. Bu gösteri, yüzeysel bilgilerle süslenerek eğlenceli olmasına gayret edilir. Olayların eğlenceli yönlerinin vurgulanması ve bu yönlerin de şiddet ve cinsellik içermesi toplumun bu yönlere eğilimli gizli sapıklar yetiştirmesine vesile olur. Televizyonun sunduğu ürünler, drama kökenlidir. Televizyonda izlediğimiz filmler, diziler, reklâmlar kadar haberler de, yansıtılan gerçekler kurgulanarak drama haline dönüştürülür.

Bu şekilde dramanın ve gerçeklerin birbirine girmesi, gerçeklerin ve kurguların ayırt edilememesine sebep olmakta. Bu da realitelere (gerçeklere) karşı vurdumduymazlığı doğururken, kurguları fazla ciddiye alıp, gündelik yaşamda bu kurguların etkisine girmeyi beraberinde getirir. Hayal ürünü olanlar ile gerçekler yer değiştirir. Hatta ve hatta konuyu o kadar abarttık, dizilerde yaşanan hayatı gerçek hayatla o kadar birleştirdik ki, Şehrazat'ın 150 Bin $ karşılığında patronuyla zina yapması bile aylarca gündemde kaldı. Ama gerçek hayat her zaman daha acımasızdır. Hiç var olmamış bir kadının namusunu tartışan halk katledilen binlerce insan için ‘bunlar hak etmişlerdi ölümü’ demekten ileri gitmemektedir.

 

Beyinsizleştiren İçerik

Televizyonun araç özelliklerinden kaynaklanan olumsuzlukları, içerikle desteklenince, ortaya beyinsizleştirilmiş bir toplum çıkıyor. Televizyonun içeriğini belirleyen uluslararası emperyalizm, işbirlikçi egemenler ve bu ikisinin çizdiği sınırlar içersinde kalmak şartıyla, sponsor (destekleyici) firmalardır. İçerik, televizyonun araç özelliklerinden de faydalanarak, etkin bir beyin taarruzuna başlar.

Heyhât..! Günlük televizyon haberleri, siyasî polemikler (söz dalaşları), sporlar, sporcular ve sırf merak uyarma maksadıyla tertip edilmiş yalanlar, tezvirler ve her türlü aldatmalar ve sansasyonlar, o denli işgal etmiştir ki, bu Kaf dağından yükü, değil o cılız varlıklar “benim diyen” her babayiğit dahi rahatlıkla yüklenemeyecektir.

2000'li yılların başında, Türk dizilerine olan ilginin artmasını fırsat bilen yapımcılar ve televizyon kanalları, birbiri ardına yeni dizilerin ekrana gelmesinde büyük iş birliği yaptılar. Bir dönemin fenomeni (görüngü) olan Kurtlar Vadisi veya Aliye gibi diziler, Türk halkına yabancı dizileri unutturdu. Eskiden, haftada 3-4 tane yabancı film yayınlayan kanallar haftanın her günü farklı bir yerli dizi yayınlamaya başladı.

Dizileri, yerli sinema filmleri takip etti ve son dönemde, oldukça kaliteli (?) Türk yapımlarına imzalar atıldı. Sinema ve televizyondaki Türkleşme furyasını fark eden reklâmcılar, pastanın kremasını silip süpürebilmek için kolları sıvadılar. Her geçen gün yeni yöntemler keşfedildi ve hayatımıza yavaş yavaş monte edildi. Kurtlar Vadisi dizisi sağ olsun, artık hayatımızda "sanal reklâm" var. Artık her program başladığında, önce RTÜK'ün tanıtıcı işaretlerini görüyor, ardından da ekranların altından kayarak geçen "bu programda sanal reklâm uygulaması yapılmaktadır" yazısını okuyoruz. Aslında var olmayan bir şeyi "oradaymış" izlenimi vererek izleyicinin gözüne sokmaya çalışan sanal reklâmlar hayatımızın bir parçası haline geldi.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/9/2008 - Amerikalılaştıran Sinema

Amerikalılaştıran Sinema

 

Televizyon programları arasında sinema, önemli bir yere sahiptir. Dünya sinemacılığının merkezi Amerika olunca, televizyon sinemalarında Amerikan sinemasının önemli bir yer tutması da kaçınılmazdır. Amerikan sinemasının iki önemli özelliği, şiddet ve cinselliğin yoğunlukla kullanılması ve üstün ırk Amerikalı, yenilmez süper güç Amerika düşüncesini empoze (dayatması) etmesi. Pentagon’un yaptığı destekle çoğalan bu filmler, bir yandan şiddet ve cinselliği (avret yerlerinin görünmesi de buna dâhil) yayarken, diğer taraftan ideoloji de transfer etmektedir. İslam fıkhında: avret insan vücudunda namahrem tarafından görülmesi veya gösterilmesi haram olan yerledir. Bu mahalleri göstermek şer’i bir ayıp olduğu için “avret” denmiştir.

Allah Rasûlû s.a.v buyuruyor.” Avret mahallimi içimdeki elbiseden saklamaya gücüm yetseydi elbette saklardım (Tercici sarih tercemesi 2/240)

Hz Ali r.a: insan avret mahallini açınca yanındaki melekler utancından yüzünü çevirir buyuruyor. Hz Ebu Bekir r.a helâya vardığında utancından başını örterdi (Tercihi sarih tercemesi 2/242)

Gençliğin ve bekârlığın mühim bir tehlikesi Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadiste çok veciz bir şekilde anlatılmaktadır:

"Âdemoğluna zinâdan nasibi yazılmıştır. Buna mutlaka erişecektir. Gözlerin zinâsı bakmaktır, kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı tutmak, ayağın zinâsı da yürümektir. Kalp ise heves eder, diler. Ferc (cinsel organ) ise bunu ya uygular veya reddeder." (Müslim, Kader: 21)

Demek ki şehveti gayri meşrû bir şekilde kullanmak olan "zinâ"nın çeşitleri vardır. Bunlar yasaklanmış fiili, "düşünmek", gayri meşrû bir şeye "bakmak", "konuşmak", "dinlemek", "dokunmak", ona "teşebbüs" etmektir. Kalp ise buna "heves" etmekte, ferc ise ya reddetmekte veya uygulamaktadır.

Gerçi Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivâyet edilen, "Şüphesiz ki, dillerle söylenmedikçe veyahut fiîlen yapmadıkça Allah ümmetimin kalbinden geçirdikleri şeyleri onlara bağışlamıştır" (Müslim, Îmân: 58) şeklindeki hadîste yasak bir fiili düşünmenin bağışlandığı belirtilmiştir. Ancak bunu alışkanlık hâline getirip zaman israf etmek, Allah'ı tefekkür ve güzellikleri düşünüp plânlamak için verilen düşünme ve hayal kabiliyetini boş yere meşgul etmek doğru değildir.

 

İbn-i Büreyde'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadis de konumuzla ilgilidir:

"Resûlüllah (a.s.m.) Hz. Ali'ye (r.a.), 'Ya Ali bakışı bakışa tâbi kılma, kasıtlı olmadığı için birinci bakış sana câizdir, (fakat) diğer bakışlar sana câiz değildir' demiştir." (Ebû Dâvud, Nikah: 43)

Nâmahreme bakmanın zararları çoktur. Kişinin zamanını, hafızasını, dikkatini tahrip eder.

Bakmamak ise, büyük sevaplar kazandırdığı gibi, şu kudsî hadisteki mânevî lezzete mazhar eder:   "Nâmahreme bakmak, şeytanın oklarından bir oktur ki, her kim Benden korkarak onu bırakırsa, zevkine bedel ona öyle bir îman veririm ki, onun lezzetini ve tatlılığını kalbinde duyar."(Taberânî ve Hâkim)

Yukarıda sayılan "harama bakmak" hususu, âyet ve hadislerle yasaklanmıştır. Örn; Nur 31 gibi. Nitekim bir âyet-i kerimede yine, "Zinâya yaklaşmayın" buyrulmaktadır. "Zina yapmayın" yerine, "Yaklaşmayın" ifâdesinin tercihi dikkat çekicidir. İşte bu kısa âyet, yukarıdaki hadiste belirtilen hususları içine almaktadır. Âyet, yaklaşmanın her türlü yolunu yasaklamaktadır. Gözlerini kontrol edemeyen bir insanın tüm ruhi kaleleri birer birer düşmeye mahkûmdur. “Böyle her şeyiyle kaypak ve zararlı bir zeminde çok dikkatli yürümek gerekir. Mayınlı bir tarlada veya amansız bir düşman beldesinde nasıl hareket edilmesi icap ediyorsa, günümüzün çarşı pazarında gezerken de aynı dikkat ve aynı teyakkuz elzemdir.

Basın, televizyon ve internet gibi araçlar, beşeriyete hizmet etmek hususunda en büyük rol oynamaları gerekirken bilakis daha fazla zararlı bir hale getirilmiştir. Bununla beraber, gazete ve dergilerdeki müstehcen resimler ile televizyondaki açık görüntüler gerçek değil resim ve hayal olduğu için onlara bakmak hakiki kadının vücuduna bakmak gibi haram sayılmaz. Ancak şehvet ile bakan kimse için haram olur. Ibn Hacer Heytemi ile Şirvani şöyle diyorlar: Aynada veya suda görünen kadın görüntüsüne bakmak haram değildir. Ancak fitneye vesile olduğu takdirde haram olur. (Tuftehul Muhtaç ve Şirvani c.7.s.192)

Burada Raşid halifelerin (bkn. İslam Hukuku Suç ve Ceza174.bab) ve Ehli sünet âlimlerinin izlemiş olduğu yol ‘SEDDÜ'Z-ZERA'İ’ (zararlı netice­lere, fasid hükümlere götüren yolları kapamak, faydalı sonuçlara götüren yol­ları açmak) izlenilmelidir, bu bir şer’i delil olmakla beraber delalete düşen kişiyi hidayet yolundan ayıran unsurları ortadan kaldırmak için ma’ruf ve mûnkerin uygulanmasına götüren bir gerekliliktir.(Hasan Karakaya- Fıkıh Usulu shf.185)

"Ma'ruf", tanımak, anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma'ruf" denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir, âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir. Bu durumda terki gereklidir.

"Mûnker" ise ma'ruf’un zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün mûslûmanlar ma'rufu yaymak ve mûnkere engel olmakla görevlidirler.

İnsanları iyiye ve güzele davet eden bir topluluktan olduğumuz iddiasındayız. Bunu yaparken kendimizi unutmamalıyız.

Fatır 33- Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.

Bakara 44- Sizler Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?

Müslüman’da bulunması gereken güzel davranışların en başında gelen ve tüm bu güzellikleri kuşatan şey; güzel ahlaktır. Konu ile ilgili birkaç hadise bakalım:

Resulullah (sas) "Kıyamet günü mü'minin mizanında güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teala çirkin, düşük söz ve davranış sahiplerine buğz eder."buyurmuştur.(Tirmizi-Ebu Davud)

Hz. Cabir(ra) Resulullah(sas)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir;"bana en sevgili olanınız kıyamet günüde bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlakça en güzel olanınızdır. Bana en menfur olanınız ve kıyamet günüde mevkice benden en uzak bulunacak olanınız gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır" buyurmuştur.(Tirmizi)

Resulullah (sas)’ e insanların cennete girmesine en çok  sebep olan şey nedir diye sorulmuştur. Resulullah(sas) de "Allah korkusu ve güzel ahlaktır" buyurmuştur.(Tirmizi)

Resulullah(sas)"her bir dinin kendine has ahlakı vardır. İslam'ın ahlakı da hayâdır." buyurmuştur.(İbnu Mace)

Kadının kendi kadınlarına karşı avreti: mûslûman bir kadının mûslûman bir kadına karşı avreti erkeğin erkeğe karşı avreti gibidir. Yani göbekten diz kapağı altına kadardır.(Bazı âlimlerce göğüs ile diz kapağı arasıdır, şuan bu ayrılık mevzu bahis değildir.) Bir kadının başka bir mûslûman kadına, göbekle diz kapağı arasındaki bir yerini göstermesi haramdır. Eğer şehvetten emin değilse göbekle diz kapağının dışına bakması da haramdır. (Durerul hukkam 1/313)

Kendilerinde hayâ olmayan, edep ve ahlaklarına güvenilmeyen fasık kadınlardan sakınmak vacip olur. Zira onlarla sohbet etmenin Saliha kadına vereceği zararı erkeklerle sohbet etmenin zararından az olmaz (Sure-i Nur tefsiri Mevdudi 166) ayeti celillede geçen kendi kadınlarından maksat mûslûman dindar olan kadınlardır.

Amerika, sinema sektörüyle kültürel emperyalizmin her eve girmesini başarmıştır. Genç neslin Amerikan sinemasıyla yetişmesi, Amerikan kültürünün zihinlere yerleşmesini kaçınılmaz kılıyor. Amerikalılaşan toplum, Amerikalı gibi düşünüp onlar gibi yasamaya başlıyor. Özellikle yenilmeyen süper güç düşüncesi, emperyalizmin siyasi geleceği açısından çok önemli. Bu yüzden Amerika’da film sektörü, büyük destek görüyor.

Unutma kardeşim İslam hayatımızın her alanına hükmeder. Özel hayat ya da genel hayat, kişisel kullanım alanlarımız ya da genel kullanım alanlarımız olsun sürekli bir etkileşim söz konusudur. Her ne şekilde olursa olsun eğlenmek vakit geçirmek ya da sosyalleşmek adına kimse haramı meşrulaştıramaz. Bugün hepimiz bildiği şu gerçeği hatırlayın bir sünneti yerine getirmek için dahi harama gidemezken kişi nasıl olurda ‘sıkıldım biraz eğlenmek benimde hakkım’ diyerek caiz olmayan (haram, mekruh, fasid) yollardan kendi nefsini yâda diğer insanları rahatlatmaya çalışabilir?

 

Hayat Tarzına Dönüşen seriyaller, bir dizi olaylar

 

Televizyon programlarının içersinde, televizyonla birlikte insan hayatına giren en kapsamlı beyin iğfalcisi, pembe diziler denen seriyallerdir. Pembe diziler, televizyonlarda genelde her gün yayınlanır, pembe diziler, aile ortamında seyredilmek için çekilmiştir ve konu genelde bir aile ortamında geçer. Bu seriyaller de, sayıları onu bulan büyük ve otuz-kırk civarında küçük karakter vardır, ‘herkesime hitabeden… dizi’ adını da buradan alır. Pembe diziler, kesinlikle noktalanmayan, aylar hatta yıllar boyu süren bir akışa sahiptir. Küçük karakterler değişebilirler, ancak büyük karakterler değişmez ve anlatı büyük karakterlerin içsel dünyalarından ve bireysel ilişkilerinden oluşur. Bir bölümünde anlatılan olay bitse bile, başka olaylarla bağlantı kurularak seriyalin akışı bitirilmez. Pembe dizilerde senaryo zamanı, gerçek zamanla neredeyse örtüşür. Zamanın bu şekilde denk verilmesi anındalık, oradalık etkisi oluşturup, "filmsel gerçeklik” izlenimini yok ederek, dizi karakterler canlıymış imajı oluşturulur. Pembe dizilerin izleyicilerine en büyük zararı içeren yani, karakterlerin bireysel dünyalarıyla doldurulup toplumsal olayların göz ardı edilmesidir. Genel olan maslahatların terkine götüren haller baş gösterir. Bu seriyaller, kişilerin abartılmış hissi hareketleriyle doludur. Dolayısıyla izleyicilerde gerçek hayatta da toplumsal olaylarla değil, bireysel dünyalarıyla ilgilenmektedirler. Bu da kişilerin asıl gaye ve amaçlarından sapmalarına vesile olan bir durumdur. 3 Drama programlarıyla ilgili bir araştırmaya göre; Türk televizyonlarında şiddetin % 62, suçun % 48, cinselliğin % 59, ölümün % 33,3, alkolün % 31,7 nispetinde yer tuttuğu tespit edilmiştir.

 

Yarışma Programları

 

Televizyonlar için hazırlanan yarışma programları, genelde bir sponsorun (destekleyici) himayesinde düzenlenir. Sponsor firmalar, bu tür programlara bir şart öne sürüyor;  malının iyi satılması. Sponsorun malının satışının artması, programın izlenmesine bağlıdır; programın izlenmesi ise eğlenceye. Yarışma programlarının temel niteliği olan eğlence, bu yarışma programlarının içeriğini bilgi ve kültüre dayalı olmaktan çıkarır. Çünkü izleyiciyi cezbedenin bilgi ve kültürden ziyade eğlence olduğu düşünülür. Bunun için yarışmacıya iki kere iki bile sorulsa, bunun eğlenceli hale getirilmesi yeterlidir. Buda gereksiz zaman israfından başka bir şey değildir.

Sizce su israfı mı yoksa zaman israfı daha büyük israftır? Zamanın izafi olduğunu düşünerek 10 saat çok hafif de olsa hastalıkla geçireceğiniz zaman mı, yoksa 1 saat sıhhatli olarak geçirdiğiniz zaman mı daha değerlidir? Kaybolan suyu telafi edebilirsiniz ama kaybolan zaman geri gelmez. Ve televizyon başında zaping (geç geç) ile geçirdiğiniz bir gecenin faturasını düşünün. Mesela 4 saat. Bu dört saat zamanda siz ailenizle beraber veya yalnız onlarca sayfa kitap okuyabilirdiniz. Veya 240 rekât nafile namaz kılabilirdiniz. Veya çocuklarınızla gülüp oynayıp onlara bir şeyler anlatarak cennet hayatı gibi bir 4 saat geçirebilirdiniz. Sonsuz bir hayatın inşa edildiği bu dünya hayatında, sizin bir hayır yarışı psikolojisi içinde bulunmanız gerekirken bir tavşanın uyuyarak kaplumbağaya geçilmesi tarzı bir gaflete gömülüp kendinizi salıvermeniz aynı zamanda bomboş bir gelecek için de dua olacaktır.

Sizce hangi kanal olursa olsun her an kerih görüntülerin kanalizasyonlar halinde resmigeçit yaptığı ekranın başına oturup yaralanmadan seyredebilmek mümkün müdür? (Tabi bu yaralanma sıhhatli insanlar için söz konusu!) Kendi güzellik ve görüntüsünü sergileyerek insanları etkileme peşinde olmayan kaç bayanı televizyon ekranları misafir etmiştir? Ve rasgele zaping yaparken iki üç kanalda bir (kış yaz fark etmez) sürekli çöl sıcağı gölgeliğindeymiş gibi giyinen birilerine rastlarsınız. Kimse –çokbilmiş birileri hariç- kalkıp ilk bakışı farklı tanımlamasın. Eğer evinizde televizyon varsa, gözlerinizi ayırmadan sürekli  zaping yaparak zamanınızı israf ediyorsanız, gözleriniz değil birinci bakış, bininci bakışla her gün kirlenir.  Ve siz de bu olayı kanıksamış olarak bedeni hayatınızı ruhsuz olarak sürdürürsünüz. Kalbiniz katılaşır, dünya zulüm ile inlerken gözünüz yaşarmaz, ölüm burnunuzun dibinde dolaşır ama siz daha çok uzun yıllar için planlar yaparsınız.

İlmel yakin bir imanla yaşar sahip olduğunuz bilgileri iman kabul edersiniz.

Ama ilme dayalı bu iman, bir başka ilimle silinmeye mukavemet edemez. Bunun yanında  aynel yakin ve hakkal yakin iman sahiplerinin menakıbını okur, anlatır ve bunlarla teselli olursunuz. Asrı Sadette televizyon olsaydı, Efendimiz yukarıda anlatılan hassasiyetiyle acaba ne derdi?

Günün yorgunluğunu nasıl atacağız sorusuna gelince:

“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur, huzura erer” ayeti dejenere olmuş bir kalbi nasıl dinlendirecek ki? Tabi ki! televizyon böyle bir kalbi dinlendirir, huzura erdirir.

(Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme imkânını asla bulamıyorlar. Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler bir perde halini alıyor; Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, rahmet esintilerine ve ilahî inayete mani oluyor ve artık himayesiz kalan kalpler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşüyor.

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (s.a.s), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu.  

Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen Zat Allah Resûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi. Öyle bir şeyin adeta imkânsız olduğu bir durumda, nazarına başka hayâller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.  

Bağlantı

12/9/2008 - Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkileri

Şiddet ve Bencilliğe Dayalı Çizgiler

 

Televizyon programları içersinde geleceğimizi yok etmesi açısından en tehlikeli ve korkutucu programlar ise çizgi filmlerdir. Şiddetin eğlence kabul edilmesi, çizgi filmlere de yansır. Çizgi filmlerdeki şiddet her ne kadar sevimli bir kılığa büründürülmüşse de, bu yaştaki çocukları şiddet tutkunu haline getirmektedir. Çizgi filmlerin diğer zararlı özelliği ise, genelde kahramanın tek başına ve yardım almadan bütün işleri halletmesi, iyi tarafta olan kahramanın ne olursa olsun tek başına galip gelmesidir. Bu ise çocuğun dünyasında bencil, egoist bir yapı oluşturmaktadır. Cemaatsel yapıdan uzaklaşmasına vesile olur. Allah Resulunun bizleri uyardığı ayrılık ve düşmanlık kişiler arasına daha çabuk girmesine vesile olur. Bu çizgi filmlerle yetişen zamane çocukları, dünyanın kendi benleri etrafında döndüğünü zannederek, sosyal hayatla ve dış dünya ile ilgilenmemektedir.

Çocukluk insanın ‘ağacın yaşken eğilmesi’ misali toplumun değerlerini edinmesi, bilgilenmesi, doğru davranış modellerini benimsemesi, kişiliğinin yapı taşlarını ideal birey ölçütüne göre kurması sürecini en yoğun olarak yaşadığı bir dönem olunca, çocuklar da ister istemez televizyonun en sorunlu, zarar görmeye en açık, güçsüz, dolayısıyla da korunmaya muhtaç izleyici kitlesi oluyorlar.

Televizyonda şiddetin çocuklar üzerinde duygusal etkiler bıraktığı da bulunmuştur. “Çocuklar gerçek hayattaki şiddete karşı duyarsızlaşabilmektedirler”.Dünyayı acımasız ve korkulu bir yer olarak görürler. Büyükler de dünyayı benzer şekilde algılarlar. 1986 yılında analizi yapılan üç yüze yakın araştırmanın sonuçları, televizyonda izlenen şiddetin, okul öncesi dönem çocuklarında, dokuz on yaş dönemine göre daha anti-sosyal davranışlara neden olduğunu ortaya koymuştur’’

Şiddet içerikli çizgi filmleri izleyen erkek ve kız çocuklar, daha sonra başka bir yerde kendileriyle birlikte şiddet içeren çizgi film izlemeye gelen başka çocuklara hem fiziksel hem de sözel olarak saldırgan davranışlarda bulunurlar. Bu çocuklar aynı davranışı kendi oyun alanlarındaki oyuncaklara da sergilediler, bu da bize çizgi film dahi olsa buradaki şiddetin çocukların davranışlarına yansıdığını açık olarak ortaya koymaktadır.

Burada önemli iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Yetişkinlere dönük programlardaki şiddet görüntüleri ve çocuk programları, özellikle çizgi filmlerdeki şiddet görüntüleri. Bunu ayırmamın iki nedeni var. Birincisi, çocukların yetişkinlerin televizyon izlediği saatlerde televizyon izleyip izlememeleri gibi bir sorun var. Bilindiği gibi, ailelerin pek çoğunda çocuklar, belli bir saate kadar anne-babayla birlikte televizyon izlemektedir. En azından haberlerde aile birliktedir. Ancak televizyon konusunda duyarlı ve dikkatli davranarak çocuklarına belli saatlerde kısıtlamalar getiren aileler de ne yazık ki çocuklarını çizgi filmlerden koruyamamaktadır. Yani bir yerden kaçarken diğer tarafa yakalanmaktadırlar.

Çocukluğun yitirilişi ve masumiyetin yok oluşu yine en büyük kayıplardandır. Tüketim ve şiddet başta olmak üzere tüm bu etkilenmelerin sonucu artık eski çocuklara benzeyen çocukları görebilmemiz neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Giysileri, tüketimleri, tavırları, yok olmaya başlayan oyunları ve nesneleştirilen minicik bedenleriyle çocukluk yok olmaktadır. Çocukluğun yok olmaya başlamasıyla da çocukla özdeş, insanların o dönemine atfedilen "masumiyet" de giderek ortadan kaybolmaya başlamıştır. Televizyon ile, çocuklar çaresiz bir biçimde yetişkinler konumuna alıştırılıyorlar. Televizyon çağından önce, anaokullarındaki çocukların yapmış oldukları resimler daha çocuksu ve barışçıl iken, günümüzde yok edici robotlarla doldurulmuş şiddet içeriklidir. Çocuğumuzu bu tür kareleri resmetmekten alamaz isek yarın bu karelerdekilerden birisi olması işten bile değildir.

Televizyon karşısında en savunmasız kalan ve onun zararlı etkilerine en fazla maruz kalan kitlenin çocuklar olduğu sayısız araştırmacı ve bilim adamı tarafından dile getirilmektedir. Türkiye’de ve dünyada, çocukların televizyondan nasıl etkilendiklerini, bu etkilerin çocukların ruh sağlıkları ve davranışları üzerinde nasıl değişmelere yol açtığını anlamak üzere sayısız araştırmalar yapılmıştır. Çocuk gözlerini yaşama açtıktan sonara televizyon cihazı ile burun buruna gelir. Çocuğun televizyondan en fazla etkilenen ve onun karşısında en savunmasız durumda olan kitle olması aslında televizyonun bir tercihi değildir. Çoğu zaman yaşadığı aile ortamı gereği televizyonla en çok çocuğun baş başa kalması, programları en dikkatli onun izlemesi, orada gördüklerini tekrarlaması, ondan en fazla ve en derin etkilenen kitle olması sonucunu getirmektedir.

Bilim adamları, psikologlar, pedagoglar bu etkilerin neler olduğunu anlama ve bu zararlardan çocukları koruma adına çeşitli çalışmalar yapmaktadırlar. Özel televizyon yayınları da cinsel içerikli programların yanı sıra en çok tartışılan konu şiddet içerikli filimler olmaktadır.’’Otuz yıllık araştırma sonuçları televizyondaki şiddetin zararlı etkilerini doğrulamaktadır’. Amerikan Akıl Sağlığı Ulusal Enstitüsü’nde yayınlanan bir raporda;’On yıldan daha fazla bir süreden bu yana yapılan araştırma sonuçlarına göre televizyondaki şiddetin çocuklarda saldırganlığı artırdığını biliyoruz’’denmektedir. Çocuklar ve gençler genellikle yeterince kitap ve gazete okumadıklarından, onlar için öncelikle televizyon güçlü ve güvenilir bir bilgi kaynağı olmaktadır. Çocuklar ne kadar zeki ve meraklı olursa olsunlar, yaşlarına özgü nitelikler nedeniyle, düş dünyası ile gerçek dünyaya ilişkin şeyler arasında, filmin yâda programın verdiği mesaj hakkında bir ayrım yapabilmek için yeterli bir yorumda bulunma becerisine henüz ulaşmamışlardır. Dolayısıyla düşünsel gelişimleri için çok az kullanacakları ya da hiçbir işlerine yaramayacak birtakım film ‘’kahramanları’’ nın bombardımanına uğramış olurlar. Mesela şirinler diye bir çizgi film yayınlanırdı tv’lerde, bu çizgi filimde komünizmin tohumları atılmaktadır çocukların beynine. İsterseniz karakterlere göz atalım;

Örneğin Şirin baba; Kırmızı şapkası, oganize ve liderliği ile kızıl rus ordusunu, Devlet Kazanır; herkesin bir iş dalında çalışması ve sistemin buna yönelmesindeki sebeplerin lanse edilmesi. Komun yaşamı; herkesin kazanılan ürünlerden aynı oranda faydalanması. Kadının Yeri; toplumda kadın tek başına oluşu, Dinin baskıcı ve iğreti olduğu mesajı; Gargamelin bir pederi anımsatan giyimi, baskıcı karakteri ile tökezlemeye daima mahkûm olduğu mesajlarının verilmesi. Dikkate şayan bu gerçek toplumun bildiği ama üzerinde duradığı bir gerçektir. Biz duralım derim…

Tüm programlarda çizilen kadın ve erkek portresi alışılmış kalıpların uzantısında olmaktadır. Yetişkinlere yönelik tüm programlarda olduğu gibi, çocuk programlarında, reklâmlarda ve hatta çizgi filmlerde bile bunu görmek mümkündür. Hem kendi cinsel kimliğinin, hem de karşı cinsin nasıl olması gerektiği konusundaki mesajlarla doldurulan beyinler, ilerde yetişkin birey haline geldiklerinde bu beklentiler içinde olmaktadırlar. Pek çok çizgi filmde dikkati çeken bir özellik de cinsiyet rol tanımlamaları olmaktadır. Bu tanımlamalarda çocuklar, bir kadın ya da erkek olarak nasıl olmaları gerektiğine ilişkin oluşturulmuş ideal tipleri görmektedir. Bu tiplerin özelliklerine baktığımızda kadınların zayıf, pasif, her zaman erkekten yardım talep eden, kurtarılmayı bekleyen taraf, erkeklerin ise evin geçimini sağlayan, yarışmacı, aktif, kurtarıcı, güçlü, hizmet talep eden taraf olduğu görülmektedir (Timisi ve Durlu, 1995; 500-503). Bu İslamiyet’in belirlediği kriterlerden (kıstas/ölçüden) çok uzak olmakla beraber son derece acınası bir hayat tarzına insanları şartlandırmaktadır.

Aynı şekilde, programlarda yer alan mesajlarda erkek çocukların daha fazla şiddete başvuran taraf olduğu, kız çocuklarının ise, hanım hanımcık, sessiz, sakin, toplum tarafından kendi cinsine yazılan kaderine razı görüntü ve mesajlar yer almaktadır. Bu da çift yönlü bir etki oluşturarak kız çocuklarının zayıf ve pasif olmaları ne kadar doğalsa, erkek çocuklarının da o kadar kavgacı ve saldırgan olmaları adeta doğal gösterilmektedir. Adeta cinsiyete dair şiddet eğilimleri onaylanmakta ve körüklenmektedir. Kendini öldürmeye/parçalamaya çalışan düşmanını dudağından öperek durduran ve ardından atılan gülücükleriyle çocukların bilinçaltına ‘bu güzel bir davranış modelidir bunu kullanmalısın’ mesajı gönderen çizgi film kahramanlarını izleyen çocuğunuzun, yaşıtıyla öpüşmesi ve insanların ona gülmesi ile dikkat çekici olacağı kanısına varmasına ve uygulamaya geçmesine neden olmaktadır.

 

Eğitsel Çocuk Programları

 

Eğitsel çocuk programları, aileler tarafından en çok beğenilen programlardır. Bu programların, çocukları sıkmadan eğittiği söylenir. Ancak bu söylem, çocuklarını televizyonun başından kaldırmayan anne-babanın tesellisidir.

Eğitim amaçlı çocuk programları gerçekten çocuklara bazı eğitsel öğeleri vermekte, ancak bu programlar genel anlamda çocukları televizyonun basına çekerek eğlenceye daldırmakta, dolayısıyla eğitimden uzaklaştırmaktadır. Çünkü bu programları izlerken çocukların asıl amacı eğitimden ziyade eğlenmektir. Bu tıpkı şeytanın bizi biraz İslam’dan birazda batıldan katarak kandırmakta kullandığı hile metoduna benzer bir metodudur. Bir çocuk bu programlarla okumayı, sayı saymayı öğrenebilir ancak televizyona ve rahata alışarak eğitimden uzaklaşır.

Kişilerin kendini savunabilmesi için, hazırlıklı bir kafaya ve birbirini bütünleyen bir değer sistemine sahip olması gerektiğini belirtirler (Postman ve Powers,1996;83-102). Buna kavuşmanın yolu ise, insanların okuma alışkanlığını kazanması, düşünme, tartışma ve yargılama yetisine kavuşması ve herkesin yararlı birer hobi edinmesinden geçmektedir.

Zıt değerler iç çatışmaya vesile oluyor. “Televizyon ve Toplum- Television and Society” kitabının yazarı Harry Skornia televizyonun toplumsal ölçekte akıl sağlığımıza kastettiğini belirtiyor. Skornia’nın televizyonla ilgili tespitleri son derece kaygı verici: “Bir çocuğa din, okul, ebeveynler ve hukuk sistemi bazı değerleri öğretirken, diğer tarafta medya bambaşka değerleri empoze ederse, birçok insan iç çatışma yaşayabilir. Birbiriyle çelişen, çatışan bu değerler bazı doktorlara göre daha fazla şizofreni vakası görülmesinin sebeplerindendir. 

Çocuklar gün içinde birçok kez televizyonun kurmaca dünyasında dayatılan değerlerle kendi kişisel hayatındaki gerçekliğin getirdiği değerler arasında sıkışır.

 

Televizyon ve çocuklar üzerinde kötü etkileri: Eğer bir kimse televizyon edinip onu müzik dinlemek, kadınlarla erkeklerin bir arada bulunduğu, açık saçık kadınlar gösteren programlar, müstehcen filimler izlemek gibi Allah’ın haram kıldığı hususlarda kullanırsa televizyon almak caiz değildir. Zira televizyon aldığı takdirde ailesi, çocukları bu sakıncalı programları izlemekten uzak duramazlar. Böylece haram işlemekte onlara yardımcı olmuş olur. Bu kişinin kıyamet gününde hesaba çekileceği kötü terbiyedir. (İbn Useymin)

Kadının televizyondaki erkeğe bakması: Kadın için hayırlı olanı erkekleri görmemesi, onların da kendisini görmemesidir. Bu konuda güreş, maç, filimler veya başka yerde görmesi fark etmez. Zira kadının tahammülü zayıftır. Çoğunlukla bakışlar şehvetlere sebep olur ve fitne ortaya çıkar. Bunun sebeplerinden uzaklaşmak selamete en yakın olanıdır. (İbn Cibrin)

Televizyon seyretmek: Onu eve hiç koymamayı tavsiye ederim. Lakin ondan hayırlı istifade edebilme kuvvetine sahipse ve onunla şerre sürüklenmeyecekse bunda bir engel yoktur. Ondan hoş şeyler dinleyip şarkılardan ve filmlerden uzak durabilir. Lakin genellikle televizyon kötülüklere sürüklemektedir. (İbn Baz)

 

Medyanın Çocuklar Üzerindeki Etkileri

 

Gerek bu ülkede, gerekse dünyada yapılan tüm araştırmalar göstermiştir ki, istisnai durumların dışında çocukların televizyon izleme sıklığı ve alışkanlığı, televizyonun bu özellikleri de göz önüne alındığında, kişiliğinin oluşması ve başarısı için tehlikeli boyutlardadır. Öte yandan ailenin tek ya da temel toplumsal kurum olduğu toplumlarda, çocuğun davranışlarının açıklanması ve anlaşılmasında kaynak aile oluşturabilirken günümüz toplumlarında aile, söz konusu sorumluluğunu ya da referans olma özelliğini diğer toplumsal kurumlarla paylaşma durumundadır. Çünkü günümüzde bir aile ortamına gözlerini açan çocuk, ebeveyniyle iletişime girmekle kalmayıp, ilk günden itibaren televizyonla da iletişime girmektedir. Televizyon, tek yanlı iletişimiyle izleyiciyi savunmasız yakalamaktadır. Bilinçli bir yetişkin ile henüz bilinci oluşmamış bir çocuğun bundan etkilenme durumlarının aynı olması elbette mümkün değildir.

İstanbul'da 1995 ve 1999 yıllarında 5-7 ve 10-12 olmak üzere iki farklı yaş grubunu kapsayan toplam 509 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, çocuklara sorulan çeşitli sorularla çocukların haberleri nasıl algıladıkları ve tanımladıkları saptanmış. 5-7 yaş grubundaki çocuklar, bilindiği gibi kavramları ana dilinden basit sözcükler ve sembollerle tanımlayabilirler. Haberlerde yer alan silah, bomba, kanlı bıçak, ambulans, çarpışan arabalar, birbirini vuran insanlar, yanan ormanlar, yanan ve yıkılan evlerin hepsi de olumsuzluk içermekte ve nitekim çocuklar tarafından da öyle algılanmaktadır. "Sana göre haber nedir?" sorusuna gelen yanıtların içinde en çarpıcı olanlarına baktığımızda adeta büyüklere ders verir nitelikte olduğunu görüyoruz. 6 yaşındaki bir kız çocuğu haberlerde sadece acınacak şeylerin olduğunu söylerken, 6 yaşındaki bir erkek çocuk ise haberleri korku filmi seyrettiğini ifade etmektedir. Tek veya iki kelimeyle tanımlamaları istendiğinde ise      ağırlıklı olarak "savaş-ölüm", "kaza-ölüm" kavramları çıkmıştır (Rigel,1999). Ölümü sıradan bir olay gibi görmeye alıştırılmış bir nesil geliyor... Ege Üniversitesi'nde 1997 yılında yapılan bir çalışmada, Ege Üniversitesi Ana Okuluna giden çocukların ebeveynlerinin ifadesine göre: Çocukların % 56'sı günde 2, % 44'ü de üç saat televizyon seyretmektedirler (Saatçiler,1997).

Durumu ortalamadan iyi olan ailelerin çocuklarının gittiği Alsancak Gazi ilkokulu'nda erkek çocukların % 40'ı 3 saatten daha fazla kız çocukların ise % 40'ı 2-3 saat arasında televizyona baktıklarını söylediler. Çiğli İlköğretim Okulu'nda erkek çocukların % 53'ü, kız çocukların % 66'sı ortalama 1 saat televizyona baktıkların belirttiler. Bu verilere göre üst toplumsal kesim çocuklarının günde ortalama 2,5 saat, alt toplumsal kesim çocuklarının ise 1,5 saat televizyona baktıkları söylenebilir. Fransa'da çocukların % 30'u her gün 3 saat 28 dakika ekran karşısında kalıyorlar. Uluslararası Çocuk Merkezi tarafından gerçekleştirilen incelemeye göre, iki yaşındaki çocuklar televizyon açmayı biliyorlar, üç yaşında da her gün televizyona bakıyorlar (Revue,1998;38). Fransa'da yapılan başka bir araştırmaya göre: 4-10 yaşındaki çocuklar 1 saat 45 dakika; 11-14 yaşındakiler 2 saat 1 dakika; büyükler 2 saat 50 dakika televizyona bakmaktadırlar (Revue,1995). Erkek çocuklarının daha fazla televizyona baktıklarına dikkat edilirse, ataerkil değerlerin egemen olduğu ailelerde erkek çocuklarına daha fazla televizyona bakma olanağının verildiği söylenebilir.

Evlerimize televizyon girmeden önce akşamları zamanın nasıl geçirildiğini hayal etmeye çalışalım. İnsanlar o “çok eski zamanlarda” sohbetler, masallar, elişleri gibi güzel faaliyetlerle uğraşmış ve erkenden uyumuş olabilirler. Televizyonun toplumu en derinden vurduğu noktalardan biri de insani ilişkileri zedelemiş olması. Devamlı televizyon seyrettikleri için konuşamayan çiftler… Misafirliğe gidildiğinde topluca izlenen diziler… İnsanoğlu birbiriyle ilişki kurarak gelişimini sürdürür. İnsanlar arasındaki bu ilişkiyi erteleyen, zorlaştıran, ikinci plana iten herhangi bir şey, toplumun gelişmesine engeldir. 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/9/2008 - Haberler ve tükettirme operasyonları

Haberler ya da Yanılsamalar

 

Televizyon ürünlerinden siyasal anlamda en güçlü yönlendirmeyi haber programları yapar. Bu yüzden haber programlarının niteliği önemlidir. Haber programlarında televizyonun araç özelliklerinin hemen tümünden faydalanılarak bir dezenformasyon (bilgi çarptırma) oluşturulur.

Bununla ilgili olarak Nisa suresinin 83. ayet-i kerimesinin tefsirine bir bakalım;

Nisa 83- Onlar güvene ya da korkuya ilişkin bir haber alınca onu hemen yayarlar. Oysa eğer o haberi peygambere ya da başlarındaki kendi yetkililerine götürseler, aralarındaki yorum yapmaya yetenekli olanlar onun mahiyetini anlarlardı. Eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, küçük bir azınlık dışında hepiniz şeytana uyardınız.

Yukarda diye Allah'a itaat ile, Hz. Peygamber'e itaat etmek birbirinden ayrıldığı halde burada diye ikisi birleştirilerek Peygambere itaat Allah'a itaate çevrildiği sırada hem idarecilere itaatın hükmünün Peygambere itaat etmeye bağlı ve ona eklenmiş olduğunun anlatılması, hem de mûslûmanların siyasi yönden eğitimlerinin yükseltilmesi için buyuruluyor ki: Bir de kendilerine emniyet veya korkuya dair tatlı veya acı bir emir, bir haber, bir şey gelince hemen onu yayarlar; doğru mu, değil mi, yahut yayılmasında bir zarar var mı yok mu, kamu yararı açısından neşredilmesi caiz mi, yoksa gizlenmesi gerekir mi, düşünmeden danışmadan yayarlar. Burada gazetecilerin durumuna da temas eden bir uyarı vardır. Bunlar işittikleri bu haberi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere, yani o işte yetkisi ve ihtisası bulunan zatlara veya amirlere götürüp onlara başvursalar, danışsalar veya havale etseler onu içlerinden bilgi ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat (çıkarmak) edebilecek ve hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar, anlatırlardı.

İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir ki, bu bir meleke ve özel bir kudrettir. Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında yetkilileridir. Bunun için yukarıda diye Allah'a ve Peygamberine müracaat edildiği gibi, burada da Allah'ın Peygamberine ve böyle yetkili kimselere müracaat tavsiye edilerek bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat etmeye bağlı olduğu bir daha anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli olan görüş bu gibi yetkili zevatın görüşüdür.

İniş sebebine gelelim: Münafıklar fırsat buldukça düzmece şeyleri ve uydurdukları kötü yalanları yayarlar. mûslûmanların zayıflarından bir takım halk da müfrezelerin durumlarıyla ilgili tatlı veya acı herhangi bir haber işittikleri zaman doğruluğunu, yanlışlığını araştırmadan, ne öncesini, ne de neticesini hesaba katmadan doğrudan doğruya yaymaya kalkışırlardı. Ve bu gibi saygısızlıklardan bazı fitneler meydana gelirdi. Tefsircilerin çoğu, bu âyetin bundan dolayı indiğini açıklamışlardır ki, bu şekilde âyetin iniş sebebi, savaş ve askerî durumlarla ilgili olmuş oluyor. Diğer taraftan Sahih-i Müslim'de Hz. Ömer'den, İbnu Abbas kanalıyla rivayet edildiğine göre, Resulullah'ın, kadınlarından bir süre için uzak durduğu esnada, bir gün Hz. Ömer camide insanların, Resulullah bütün hanımlarını boşamış diye üzülerek konuştuklarını görmüş ve bu haberi aklı almadığından derhal koşup izin isteyerek peygamberin huzuruna girmiş, biraz derdini anlattıktan sonra bir fırsat bulup "kadınlarını boşadın mı?" diye sormuş, "hayır (boşamadım)" cevabını alınca çıkıp "bilesiniz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlarını boşamadı" diye bir tellal gibi seslenmiştir. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir ki, Hz. Ömer'in gerçeği istinbatına (ortaya çıkarmasına) işaret etmekle, onu övmeyi de kapsamaktadır. Bu rivâyete göre âyetin iniş sebebi, Nisâ sûresinin esas itibarıyla içine aldığı aile hükümleri ile bir ilgisi de vardır. Fakat terbiye ile ilgili hükmü genel olduğundan âyet daha fazla savaşla ilgili durumları ve siyasi eğitimi hedef alan bir nazım uslubuyla ifade buyurulmuştur. Çünkü bunlarda boş boğazlık daha çok yapılır ve daha fazla zararlıdır.

Ey mûslûmanlar! Eğer Allah'ın bu fazileti ve rahmeti sizin üzerinizde olmasaydı, yani böyle peygamber ve istinbata gücü yeten ilim ehli yetki sahipleri ile doğru yola irşad ve hidâyeti olmasa muhakkak ki siz çoğunlukla şeytana, şeytan gibi münafıklara uyardınız, sürüklenirdiniz, uymadığınız konular veya uymayan adamlar pek az olurdu. Çünkü az çok aklı olan herhangi bir kimse her konuda şeytana aldanmaz. Kitabın sırlarını bilen ve hüküm çıkarmaya gücü yeten yetkililer, çok geniş bilgi sahibi olan âlimlerden olan zatlar da hak ve hayırlı işleri Allah'ın kuvvetiyle birbirinden ayırmaya güçleri yettiğinden bunların da şeytana aldanması pek az olur. Hâlbuki halk, çoğunlukla aldanır. Bununla birlikte ilim ehlinin aldanmaması da yine Allah'ın fazilet ve rahmeti sayesindedir. Bunun için diğer bir âyette: "Eğer üzerinizde Allah'ın lutfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyen temize çıkmazdı" (Nur, 24/21) buyrulmuştur. (ELMALI'LI M.HAMDİ YAZIR)

Haber programları, televizyonun genel eğlence imajını yansıtacak şekilde müzikle baslar. Mümkün olan en eğlenceli şekilde haber sunulur ve ayni şekilde müzikle biter. Haberin bu şekilde eğlenceye dönüşmesi, realitenin (gerçeklerin) eğlence olarak algılanmasına sebep oluyor. Haber programlarının dramalaştırılması gerçek olan ile kurgusal olanın ayrıştırılmasını zorlaştırıyor. Bu faktörler izleyiciyi gerçeklere karşı duyarsızlaştırıyor.

Haber programlarında haberlerin yoğunluğu, izleyicinin bu haberlerden birine yoğunlaşmasını engelliyor. Ünlülerin bireysel hayatlarına dakikalar uzunluğunda yer verilirken, dünyadaki gelişmelerin hızlı bir şekilde geçilmesi, televizyonu bir dedikodu makinesi haline getirirken, insanlık için daha önemli haberlerin göz ardı edilmesine sebep oluyor.

İki üç öğretmenin oturup siyasi müzakerelerde bulunması, siyasilerin beyanlarını aktarmaları, Türkiye’yi kurtarmaları, ekonomiyi düze çıkarmaları ne kadar lüzumsuzdur ve eblehçedir!   

Televizyonda imaj, içeriğin önüne geçiyor. Bu yüzden haber spikeri, haberi algılarken izleyiciyi yönlendiriyor.  Televizyonda sembolik bir dilin kullanılması ise, haberlerde hırsız veya kötü olarak bir şahsin suçsuzluğu kanıtlansa bile, zihnimizde öyle kalmasına sebep oluyor. Bu, özellikle siyasal iktidar tarafından kendi karşıtlarını karalamak için kullanılıyor. Örn; Komünizmin iftira at tutmasa da izi kalır yönetimiyle İslam ve yandaşları kötüleyerek sanki kendi içerisinde geçinemeyen bir yapı imiş havası verilebiliyor. Bu şekilde yanlı ve yetersiz enformasyon, izleyicinin üzerinde bilgi sahibi olmamasını oluşturarak dezenformasyon (bilgi çarptırma) oluşturuyor. Kitlenin daha kolay yönlendirilebilmesi için üretilen dezenformasyonsa, büyük ölçüde başarıya ulaşıyor.

Televizyonda başlatılan "beyinsizleştirme operasyonu” yönlendirmeyi başarmak amacını taşır. Yönlendirme, uluslararası emperyalizmin siyasi ve ekonomik çıkarları güdülerek yapılır. Televizyon, beyinsizleştirme operasyonu ile birlikte "tükettirme operasyonu"nu devreye sokar.

 

Tükettirme Operasyonu

 

Televizyon izleyicisi düğmeye bastığında eğlenceye ulaşır. Yani televizyon izleyicisini, kitap okuyucusu, sinema ve tiyatro izleyicisinden farklı olarak hazırcılığa alıştırır. Televizyonun yapısındaki bu hazırcılık, tüketime yönelik bir içerikte bütünleşince, ortaya tüketmekten zevk alan ve tüketmek için yasayan bir toplum çıkıyor. Televizyonda tüketim, sadece reklâmlarla değil, bütün içerikle desteklenmektedir. Ancak diğer programların aksine reklâm, tükettirmeyi direkt olarak amaçlar. Onun için reklâmlardaki en ufak ayrıntıları dahi çok iyi incelemek gerekir.

Tükettirme azminde olan mal ve hizmetlerin tanıtımı, artık salt reklâmlarda değil, pek çok programın içinde de yer almaktadır. Bu, belki ayrı bir çalışma konusu olacak denli önemlidir. Ancak ben burada daha ziyade direkt mal ve hizmetlerin tanıtım programları olan ve dolaysız bir biçimde izleyicileri tüketime yönelten reklâmlara değineceğim. Reklâmlar, sadece yetişkin bireyleri değil, toplumda önemli bir çoğunluk olan çocukları da hedef alarak daha fazla tüketmeleri için her gün yüzlerce mesaj göndermektedir. Ayrıca hepimizin de bildiğimiz ve tanık olduğumuz gibi, reklâmlar, kısa süreli ve hareketli oldukları için çocukları pek çok programdan daha çok cezp etmekte ve dakikalarca gözlerini ayırmadan reklâmların sonuna dek izlemektedirler. Bu da henüz taze çocuk beyinlerin tüketim arzusu ve marka istekleri ile doldurulmasına neden olmaktadır.

Reklâmların çoğu insanın sahip olduklarından veya kimliğinden tatmin olmamasına yöneliktir. Televizyon ve diğer medya kuruluşları aracılığıyla yayılan bu reklâmlar ulusal ölçekte bir tatminsizlik oluşturur. Reklâm veren ve reklâmı yayınlayan kuruluş açısından bu tatminsizlik çok avantajlı bir durumdur ama halkın çıkarları için aynı şey söylenemez.”

Çocuklar neredeyse, doğumlarından itibaren TV izlemeye başlamış, TV'den fikirler kapmak herhangi bir beceri gerektirmediğinden çok erken yaşlarda reklâm izleyicisi topluluğunun önemli bir parçası olmuşlardır. Televizyonların da tüketimin sınırlarını genişletmede oynadığı rolün ışığında çocuklar, özellikle reklâm endüstrisi için önemli bir hedef haline gelmiştir. Birincisi, çocuğun elinde eskisinden daha fazla para vardır, ikincisi ve daha önemlisi çocuklar, ailelerin marka seçimlerinde başlıca etki faktörleri olarak görülmektedir. Üçüncüsü ise onları küçükken yakalamanın ve marka sadakati aşılamanın kolay ve kalıcı olabilmesidir (Unnikrishnan,1996;146-156).

Reklâmlarda 30 saniyelik zaman diliminde geçen her görüntü önemlidir. Örneğin; çocuğuna yemek veren anne, sıradan ev kadınının onunla özdeşleşmesini engellemeyecek kadar güzel olmalıdır. Firavuni sistemlerdeki metot aynen, Firavunun metoduna benzer erkekler çalışır (yani boğazlanır) kadınlar salıverilir. Kadınların insandaki nefsanî duyguları arttırmasından faydalanan üretici bunun bilincindedir o nedenle izlediğiniz tüm görüntü ve resimler daima bu içeriğe sahiptir. Evin dekorasyonu, sarışın mavi gözlü çocuklar ve hatta bir-iki saniyelik pencereden görünen bahçe görüntüsü, gerçekten daha güzel olan ideal dünyanın özlemine yöneliktir, buda insanı tatminsizliğe ve hırs ile gelen manevi açlığa sevk eder. Bu ideal dünyanın reklâmı yapılan ürüne yansıması amaçlanır.

Reklâm filmlerinde, sinemada üretilen ya da pembe dizilerde mitolojik kahraman haline gelmiş karakterler oynatılır. Reklâmı izleyenler, hem bu mitolojik kahramanın kullandığı ürünü kullanmak isteyecek, hem de onu satın alabilecek kadar gücü olduğundan dolayı, markasına güveni artacaktır. Koka kola Firmasının mûslûmanlara verdiği zararı açıkça dile getirmesine rağmen itibar edilmesinin sebepleri bundan ileri gelmektedir. Bunun yanında ulaşılmak istenen hedef kitleye benzer birinin ürünü sunmasının da etkili olacağı düşünülür. Örneğin; deterjan reklâmlarında ev kadınları oynatılır. Ayni zamanda yetkili bir ağzın markaya onay vermesi de reklâmı başarıya ulaştırır. Buna örnek olarak koka kolanın Amerikandaki Genel müdürünün sözde mûslûman olan bir Türk olması verilebilir.

Reklâmlar, bir ürün hakkında tüketiciye bilgi sunmaktan ziyade vaad ve umud satar. Ticari reklâmların çoguda, malın içeriğine yönelik iddialar yoktur. Bunun yerine ürünü kullananlara ilgi yoğunlaştırılır. Bu yönüyle reklâmlar akla değil, duygulara hitap eder. Reklâmlarda yanıltıcı bilgiden söz edilemez. Çünkü reklâmlar gerek müzik şovuyla, gerekse görsel şovlarla abartılı duygusal fonlar oluşturarak imaj pazarlıklarından, tümden yanıltıcıdır.

Reklâmcılar, satış yapmayı amaçladıkları hedef kitlenin gereksinimlerini iyi bilirler. Bir makarna reklâmında, eğer toplum refah içindeyse sosyal güdüye yönelerek "misafirlerinizin yüzünü bu makarnayı pişirerek güldürün" denir. Ancak seslenilen kitle fakirse, fizyolojik güdüye yönelerek "bu makarna en doyurucudur" derler. Ayrıca kitlenin inanç ve düşünce özellikleri de hesaba katılmalıdır. Örn; Ramazan iftarlarında başköşedeki koka kola ürünleri.

Televizyon reklâmlarında genel anlamda bir marka bağımlılığı oluşturulmak istenir. "marka satar" düşüncesi devamlı vurgulanır. Markanın ismi devamlı tekrarlanılarak, zihinlere yerleşmesi amaçlanır. Bu düşünceyle bazı sloganlar bulunur. Bu sloganlar marka ile anılacak kişilerce ekranda tekrarlanır. Birçok marka, tiryakisini markasına çok bağlı olduğunu söylese de aslında onu diğerlerinden ayırt edemez. Yani televizyon reklâmları imaj oluşturmaktadır. Reklâm maliyetlerinin devamlı marka üzerine bindirildiği ve imaj oluşturmak için çok fazla reklâm yapmak gerektiği düşünülürse markalar devamlı pahalıdır.

Uluslararası emperyalizm, tüketen toplumu oluşturmak için televizyonla birçok politikayı devreye sokmaktadır. Öncelikle tüketim toplumu, var olan siyasal sistemle desteklenir. Bu sistem, demokrasidir. Demokrasinin en belirgin özgürlükçü ünitesi, tüketimdir. Demokrasinin bu özelliği devamlı öne çıkarılarak övülür. Demokrasi vesilesiyle herkes dilediğince tüketme özgürlüğüne sahiptir. Ancak tüketim konusunda bu denli özgürlükçü olan reklâmcılar, reklâmcılık faaliyetlerinin ve tüketimin tartışıldığı konularda bu kadar özgürlükçü değillerdir. Reklâmcılar, reklâmcılığın tartışıldığı her yerde tartışanlara karşı tüm kurumsal cepheleriyle savaş açarlar. Örneğin; geçtiğimiz hac mevsiminde hacıların yolu üzerinde bulunan hava alanındaki açık saçık kadınların bulunduğu reklâmların kaldırılması ve neticesinde firmanın hava alanını mahkemeye vermesi gibi.

Emperyalizm, televizyonla girdiği evlerde öncelikle toplumun kültürünü değiştirmeyi hedefler. Kültürü ve yasam tarzı değişen toplumun zevkleri ve ihtiyaçları da değişecektir. İzleyici kitleye gerek Amerikan müziği ve klipleriyle, Amerikan popülist (halkçı) kültürü yerleştirilir. Dünyanın Amerikalılaşması, ortak zevk ve ihtiyaçlara sahip büyük bir kitleyi oluşturabilmek içindir. Eğer televizyon programları ve reklâmları, ayni anda bir Amerikalının, bir Rus’un ve bir Arap’ın Coca-Cola içip Lewi’s giymesini sağlıyorsa, başarıya ulaşmış demektir.

Televizyon reklâmlarında emperyalizmin politikalarına uygun olarak yapılmak istenen, ihtiyaçları artırmaktır. Bunun için suni ihtiyaçlar oluşturulur. Bu ihtiyaçlar devamlı artmakta, hayat taksite bağlanmaktadır. Emperyalizm, tüketicinin tasarruf biçimini bile değiştirmiş, onu da salt tüketim haline getirmiştir. Tasarruf amacıyla evler, arsalar, arabalar alınırken yapılan, tüketim çılgınlığından başka bir şey değildir. İyi bir reklâmcı, tüketicinin tasarruf etmeyeceği paradan zengin olabilir. Bu, başlangıçta bir çiklet parasıdır. Ancak yapılan her reklâmda, tasarruf etmeye değmez gözüken miktar, büyür. Tüketici, bir malı almakla kalmaz; onun aldığı her ürün bir diğer ihtiyacı doğurur. Reklâmlarla bütün bunlar yapılırken de hiçbir yönlendirme yapılmadığı izlenimi verilir: aslında reklâmcıların pazarladıkları, temel ihtiyaçtır. Bunlar alınmadıkça hayat çekilmez mesajını verirler. Oysa reklâmcılar, suni ihtiyaçlar satar. Bunların sonucunda dünya üzerinde temel ihtiyaç maddelerine ayrılan bütçe azalırken, suni ihtiyaçlara ayrılan bütçe artmaktadır. Emperyalizm bütün bir dünyayı soyup toplumları aç bırakırken ”bunları yapan sizin iradeniz" mesajını verir. Satışta geçerli olan en büyük kural alıcıya ben aldım dedirtmektir. Örn; Bir araba satın alınacak ise satış yapan kişi bunu sizin kendi iradenizle aldığınızı size düşündürür ki satış sonrası memnuniyetsizliğinizde mal satıcıya tekrar dönmesin.  Televizyon kitleyi büyülerken, emperyalizm de cepleri boşaltır. Bu çağdaş büyü sonucunda eğlendiklerini, istedikleri şeyleri yaptıklarını sanan, ancak bunu yaparken uluslararası emperyalizmin ekmeğine yağ süren büyük bir kitle ortaya çıkar.

Bağlantı

12/9/2008 - Televizyonun Ailevi Yönü

Televizyonun Ailevi Yönü

 

Size şöyle bir soru gelse:

Türkiye’nin en sevimsiz, fitne fücur, şirret ve şıllık kadını kimdir?

Ve Türkiye’nin en sefih, sefil ve aşağılık erkeği kimdir?

 

Siz bunların cevabını bulmaya uğraşmayın.

Size şöyle bir teklifte bulunalım:

Rica etsek 1 ay için bu kadın ve erkeği yatılı olarak evinizde misafir eder misiniz?

Bu soruyu evet cevabı verdiğinizi düşünün ve o evde neler olabileceğini biz resmedelim.

Siz ne kadar iffetli bir aile olursanız olun bu iki şeytani varlık en azından zihinlerinizi bulandırmayacak mıdır? Bu melanet insanlar eşinizi sizden soğutmayacak mıdır?

Rengârenk makyajlar, ruhi taaffünlerini örten kokularla gezinerek eşinizi iğfal etmeyecekler midir?

Ve çocuklarınızı baştan çıkarmayacak, onlara rol model olmayacaklar mıdır?

Bu 1 ayın sonunda o evde aile bağlarından geriye ne kalacaktır?

Şimdi televizyona geri dönelim:

Televizyon ekranlarıyla evinize misafir aldığınız bayan ve erkekler genel olarak veya bir kısmı Türkiye topraklarında yaşayan en sefil ve aşağılık insanlar değil midir?

(İstisnalar kaideyi bozmayıp, müstesnanın değerini artırır.)

Her akşam eşinize ve çocuklarınıza ayırmanız gereken ve onların hakkı olan zamanı onlardan esirgeyip, çalarak ekran başında geçirmenizin haram olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Ve bunun faturasının neler ihtiva edebileceğini hayal edelim:

İnsanların çalışmaktan, eve daha az zaman ayırdıkları bir dünyada bir de televizyon meşguliyeti iyice bireyleri birbirinden ayırır. Birbirinizle iletişiminiz kopar.

Eşinizle bir şeyler konuşacak vakit bulamazsınız.

İletişim kopukluğu, kalbi soğumaya sebep olur.

Çocuklarınız sizden çok ekranla arkadaşlığa başlarlar.

Sizinle sohbet etmek, sizden hikâye, masal dinlemek, beraber kitap okumak, şakalaşmak artık onlar için cazip değildir. Çocuklarınız hep pasif, televizyonsa hep aktiftir.

 

Günde 5-6 saat televizyon seyreden çocuklara baktığınız zaman bir araya geldiklerinde bir türlü iletişim sağlayamadıklarını görürsünüz. Birbirlerinden korkarlar, ilişkilerden endişe duyarlar. Kendilerine bir şey söylenmesini, konuşmayı veya soru sorulmasını istemezler. İstedikleri tek şey vardır: seyretmek.

Çocuklarınız susar, konuşmayı unutur; sadece ağzı açık olarak bir aptal görünümüyle dinler ve seyreder. Sonra da çocuklarınızın iki cümleyi bir araya getiremeyişinden, sözcük dağarcığının azlığından dert yanarsınız. Oysa çocuklar, ciddi hiçbir konuyu kimseyle tartışmamış, herhangi bir konuda iki cümle kurup yazı yazmamış ve kitap okumamışlardır. Ancak çocukken kazanılan kitap okuma sevgisi, sonradan sadece hormonlu teşviklerle elde edilir ve zorlamalarla yürür. Kitap okumayan, fikir dağarcığı boş çocuk ileride her ne mesleği icra ederse etsin pasif bir kimlik içerisinde olacaktır ve bu kimliğiyle o mesleği icra eder.

Tüm aile bireyleri zihinsel olarak yeni arkadaşlıklar edinirler. Daha cazip babalar, daha cazip eşler hayalleri telvis etmeye başlar. Eşiniz sizden daha güzel ve yakışıklı insanları göre göre sizden soğur ve uzaklaşır, zihinsel arayışlar içine girer. Fark etmeyebilirsiniz. Televizyonun olduğu bir evde hiçbir zaman 23.00’te veya öncesince uyunamaz. Daha sonra uyuyanlar gece ibadetlerini hangi uyanıklık seviyesinde eda edebilirler ki? Durumu anne ve baba açısından ele alacak olursak olayın ne denli önem arz ettiği daha iyi anlaşılacaktır;

Çocuk, bir önceki bölümde sözü edilen kadın ve erkek rol tanımlamaları çerçevesinde bir anne görmek istemektedir. Tüm programların içeriğinde aktarılan anne tipinde olduğu gibi iyi ve ideal anne, evin tüm işlerini yapan, babaya ve çocuklara sürekli hizmet eden, onların her dediğini yerine getiren bir annedir. Bunun tersi halinde pek çok evde büyük sorunlar çıkabilmektedir. Reklâmlarda, çocuğunun sağlığını ve mutluluğunu düşünen tüm annelerin hangi ürünleri kullanması gerektiği bilinçaltına öylesine şırıngalanmaktadır ki bu ürünleri kullanmayan anneler, çocuklarını düşünmeyen kötü annelerdir adeta. Çarpıcı olması açısından temizlik maddeleri ve margarin reklâmlarını anımsayalım. O temizlik maddesini kullanmayan anne, çocuğunun hijyen ve sağlık koşullarını önemsemeyen, ya da o margarini kullanmayan anne ise çocuklarının beslenmesine özen göstermeyen anneler olarak algılanmasına neden olacak nitelikte sunulmaktadır.

Tüm bunlar da çocuğun anneyle olan iletişimini olumsuz yönde etkileyen faktörlerdir. Yani, iyi anne, onlara hizmet eder ve orada sunulan ürünleri kullanır veya çocuğuna alır...

Burada bir anlamda aba altından sopa gösterilerek, yani "gizli bir onay ve cezalandırma sistemiyle" (Burton,1995) aslında anne de cezalandırılmaktadır. Bunları yerine getiremeyen pek çok annenin suçluluk duyması sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yine özellikle reklâmlar aracılığıyla mutluluğun tek yolunun çok nesneye sahip olmak, ya da çok tüketmek olduğu aktarılır bizlere. "İnsanlar ne kadar çok şeyi olursa o kadar çok mutlu olacağını sanır." (Fromm,1991;18). Bu anlamda da evin geçimini sağlamakla yükümlü olan baba, daha çok nesne alamazsa, ya da çocuklarının daha fazla tüketmelerini sağlayamazsa, onların mutluluğunu sağlayamayan bir baba konumuna düşürülmektedir.

Yine cinsiyet rolleri anne gibi babayı da iki anlamda etkilemektedir. Birincisi baba dışarı da çalışır, para kazanır, evin tüm ihtiyaçların sağlar ve hatta onun da ötesinde karısının ve çocuklarının en iyi biçimde rahat ve konforlu yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Bunu sağlayamayan baba, yeteneksiz ve beceriksizdir. Reklâmlarda almak o kadar kolaydır ki, bunu yapamayan baba işe yaramaz bir adamdır. Öte yandan, ailesinin daha rahat ve konforlu yaşamasını sağladığına göre de evde ayaklarını uzatıp tüm işleri karısından beklemek de hakkıdır... Bu anlamda da yılların getirdiği geleneksel (atadan gördük) anne-baba rolü bir kez daha pekiştirilmiş olur. Bu tiplemelerin istisnaları olsa da bu ender örnekler genel tabloyu değiştirmez.

Pek çok program aracılığıyla iletilen mesajlarda baba, ailenin güven ve namusu için çevresine uyguladığı şiddet gizli bir biçimde onaylanır. Bunun ise iki temel olumsuz etkisi vardır. Birincisi, çocuk babasını öyle görmek istemektedir, özellikle de erkek çocuklar... İkincisi de büyüdüğünde o tip bir baba olması öğütlenmektedir adeta... Yani baba ile oğul arasındaki bağ kırılmakta ve zedelenmektedir.

 

Televizyonun çocuklara zararları ile ilgili iktibaslar

Disiplinin en büyük düşmanı televizyondur. Çünkü;

1-Şiddet görüntüleriyle şiddet uygulamaya teşvik etme,

2- Gayri ahlâkî görüntülerin çocuğa ve aileye menfî tesirleri,

3- Seviyesiz eğlence kültürünün özendirilmesi,

4- Oluşturulan modellerdeki kişiler arası münasebetlerin sığ ve menfaat kaynaklı olması,

5- Ahlaki değerlerin yozlaştırılması, başka dinlere ve ahlaklara özendirilmesi,

6- Aile fertlerinin birbirleriyle olan münasebetini azaltması ve yalnızlık,

7- Mühim hâdiselere karşı sistemli bir hissizleşme,

8- Korku kültürünün yaygınlaştırılması ve bundan menfaat elde etme,

9- İnsanları çaresizliğe ve karamsarlığa iten konuların reyting malzemesi yapılması,

10- Çalışarak kazanma yerine, ‘Çalışmadan köşeyi dön!’ anlayışının yerleştirilmesi,

11- Tüketim ve kazanç uğruna her türlü değerin çiğnenmesi,

12- İnsanlara yalancı cennetler oluşturularak, gerçeklerden koparılması.

13- Çocuğun doğal gelişimi için gerekli olan çağların gecikmesine neden olması,

14- Gerçek-dışı bir dünya kurdurması,

 

Şimdi (21/Ekim/1977 Hicri 7/Zilkade/1397 yılında) Sebil dergisinde çıkan bir yazıyı size orijinal baskısından bir kopya olarak vermek istiyorum. (biraz uslubu sert olsada doğruyu yazdıklarında hiç şüphe yok)

 

Dünden Yarına / M.Ertuğrul DÜZDAĞ

İçimizdeki Düşman

 

«Unutmayın ki TV nükleer enerjiden bile daha tesirli bir araçtır. Zira milyarlarca insanın zihnine şahsiyetine tesir etmekte, yüz milyonlarca kişinin şahsiyetini değiştirmesinde rol oynamaktadır. »

***

«Yapılan araştırmalara göre, 3 – 7 yaş grupları arasındaki çocukların haftada ortalama 26 saat televizyon seyrettikleri açıklandı. Liseden mezun oluncaya kadar bu çocukların, toplam 15000 saat televizyon seyrettikleri belirtiliyor. Bu rakamın ise çocukların liseden mezun oluncaya kadar okulda geçirdikleri saatten 3000 saat daha fazla olduğu bildiriliyor. Böylece televizyonun çocukların eğitim ve gelişmelerindeki önemli rolüne temas olunmaktadır. »

***

«Amerika’da psikologların uzun zaman yaptıkları araştırmalar, dizi filmleri seyreden çocuklarda şiddet eğilimlerinin çoğaldığını meydana çıkardı. Beş yüz çocuk üzerinde yapılan araştırmalar, özellikle polisiye dizilerin erkek çocuklarını büyüklerine karşı isyankâr yaptığını, bazılarını ise dengesiz davranışlara sürüklediklerini ortaya koydu. »

***

«Devamlı televizyon seyretmenin ruh ve beden sağlığına zararlı olduğu, bu durumun hastalıklara yol açtığı anlaşılmıştır. «Televizyon epilepsi»  adı verilen bu halin: Sara nöbetleri, göz kararmaları, bayılma aniden, düşme, kusma, ağlama, gülme, kendini kaybetme, karnı sıkışma, baş ağrıları ve baş dönmesi gibi rahatsızlıklar meydana getirdiği belirtilmektedir. Renkli televizyonlar ise kansere sebep olmaktadır. Renkli TV alıcıları çalışrken, cihazın arkasında duran çocukların ise kansere yakalanma ihtimalleri yüzde yüzdür.»

***

«Amerika televizyonlarında «McMillan ve Karısı» dizi filmin baş aktörü Rock Hudson şöyle diyor: Bu dizide para için oynu- yorum. Bana kalırsa  ‘McMillan ve Karısı’ çok kötü saçma sapan olaylarla dolu. Televizyon zamanımızın en korkunç canavarıdır. Hepimiz televizyonun esiri halindeyiz. Milyonlarca insan hergece televizyonun karşısına geçip kalıyor. Televizyon alkolikliğinde baş sebeplerinden biri. Bir aktör olarak bende TV nin esriyim.»

***

«TV’yi bulanlar, kullananlar ve dünyaya yayanların söyledikleri yukarı-ya alındı. Onlar feryada başladıkları sırada, bizler aynı canavarın ağzına atılmaktayız.»

***

Şimdi gelelim kendi ölçülerimize:

Muminlerin annesi, Resul-i Ekrem’in muhterem zevcesi Ummi Seleme (ra) anlatıyor: «Bir gün gözleri ama olan İbnu Ummu Mektum Resul-i Ekrem’in huzuruna girmek için musade istedi. Ben ve diğer zevcesi Meymune orada bulunuyorduk. Resul-i Ekrem bize: «Çekilin ve saklanın» buyurdu. Biz de «bu adamın iki gözüde görmez niçin çekilelim?» dediğimizde, Resul-i Eekrem bize: «O görmüyorsa sizde görmüyor değilsiniz ya!» buyurdular.

Hazret-i Peygamber buyurdu: «Gözlerin zinası (yabancı kadına) bakmaktır. İki kulağın zinası (fuhşa dair konuşmayı) dinlemektir. Dilin zinası fuhşu söylemektir. Elin zinası (yabancı kadını) tutmaktır. Ayaklara gelince, onların zinası (fuhuş yolunda atılan) adımlardır…»

***

Peygamber Efendimiz, bir adamın başına büyük bir kalabalık toplanmış görerek, «O nedir? » Diye sordular. «Büyük bir alim dediler.» Efendimiz: Ne bilir? Diye sorunca da, «Şiir ve Arap soylarını» dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem hazretleri şöyle buyurdular: «Bilinmesi zararsız ve bilinmesi faydasız bir ilimdir. »

***

 Buyurdular ki: «Faydası olmayan bilgiden Allah’a sığınırız. »

***

Yine buyurdular: «Şüphe yok ki, ilmin bazısı cehalet (gibidir), sözün bazısı da yorgunluktur (veya: ağırlıktır). »

***

 Ve yine buyurmuşlar ki : «Az başarı, çok bilgiden hayırlıdır. »

***

İsa aleyhisselam: «Sakın namahrame bakmayın, zira o bakış kalbe şehvet tohumu eker. Buda fitne olmak için yeter. » buyurmuştur.

***

Yahya aleyhisselama: «Zinanın başlan-gıcı nedir?» diye sorduklarında, «Bakış ve düşüncedir» diye cevap vermiştir.

***

Küçükken evde gördükleri tahsilden aldıkları, arkadaşlarının ahlakı, edindiği alışkanlıklar, iş muhiti, umumi hayatının tesirleri, okudukları, seyrettikleri, daima duyduğu ve gördüğü şeyler, konuştuğu bahisler, giyinişi, hatta yedikleri, insan şahsiyetinin teşekkülüne tesir eder.

Bu tesirlerin hepsi İslami olduğu zaman, yeni neslin, Müslümanca yetişmekte olduğunu ümid edebiliriz.

***

Dinimiz bu unsurların hepsini içine alan ve düzenleyen bir nizamdır.

İslam hayatı bir yamalı bohça değildir. Yaşayışımızın her parçasını ayrı bir milletten ve rasgele aldık. Ne geri döndürebildik, nede pisliklerini temizlemek elimizden geldi

***

Yalan söylemeyen, bilmediğine karışmayan, işleri ehline bırakan ayıpları, çirkinlikleri, cinayetleri, ahlaksızlıkları gizlice tedaviye çalışan, fahişe ve sapıklar dan nefret eden, hiçbir  günahı ticaret metanı edinmeyen, ağır başlı ve mütevazi insanların cemiyetinde, bu aletler, yazacak kaç sayfalık ve söyleyecek kaç saatlik laf bulabilirler!

***

TV Önce para israfıdır. Anteni ve teferruatı, vergisi, tamirleri, sarf ettiği elektriği reklâmlarıyla insanları sürüklediği lüzumsuz masraflar… Sonra sıhhatin israfı: Gözlerin bozulması, havasız bir yerde saatlerce hareketsiz oturuş ve bir sürü maddi ve manevi hastalıklar… His bozuklukları: Hayallere dalış, ailesini, işini, hatta kendi kendini beğenmemek, huysuzluklar… Fikri zararlar: Faydasız ve yanlış fikirlerin, iri unvanlı ve şişkin şöhretli saptırıcılar tarafından telkini. Her palavracıdan yeni bir «<»>> fikir ve sonunda tecrübe tahtası olmuş, şaşkın ve zavallı zihinler…

***

Çocuğun zihni boştur. Gördüğünü ve duyduğunu oraya yerleştirir. Hareketleri ve gelecekteki şahsiyeti bu intibaların neticesinde olacaktır.

Müslüman çocuk, sokakta da bozuk hallerle karşılaşır. Ama evde doğrusun görüyor ve öğreniyorsa, babası ötekilerin kötülüğünü anlattı ise, bunları kabullenmez ve zihnine almaz. Hatta aksine canı sıklılıp kızarak, karşı koymayı kendine vazife edinir.

Fakat televizyonu, babası tutup eve getirmiş ve en itibarlı köşeyi ona vermişitr. Beraber oturup seyretmektedirler, ona ayrılan vakit, iyiliğe ve ibadete ayırılan vakitten kat kat fazladır. «Şu halde televizyon ve içindekiler iyidir…» İşte gelecek Müslüman nesilleri başka ellerin yapacak olan budur.

***

TV, Müslümanın evinden sükuneti, iffeti, saadeti ve ibadeti sürüp çıkarır. Baba ile ana, aile dertlerini görüşecekleri boş bir vakit bulamaz olurlar, çocular hakkında artık uzun boylu düşünmez, konuşamazlar. Bu işi tv üzerine almış bulunmaktadır. Her an boy gösteren müstehcen sahneler, oğullarını ve kızlarını onların yerine terbiye (!) etmektedir. TV’nin uğursuz gürültüsü zavallı sabık müslüma evini çoktan işgal etmiştir, ibadet yapılacak sessiz bir köşe yoktur. Televizyonlu namazlar, bu evlerde icad olunmuştur. Bu evlerde derin bir mana ve gönül hayatı, zikr-ü tesbih, artık yaşayamazYok idiyse, var olma itimalini kaybetmiş demektir.

TV, karamış suratıyla, homurdanmadan durduğu zamanlarda bile, yabancıve günah dolu bir başka hayatın temsilcisidir, casusudur, sabotajcısıdır.

***

Baba ile ana, baba ile kızı, ana ile oğlu veya erkek kardeş ile kız kardeş, yahut hep beraber, belki amcalar, dayılar, teyzeler, gelinler,  damatlar, konu komşu…

Çoluk çocuğun Ahiret katili, ey gafil hayasız adam’

Sen böyle oturmuş, ahlaksız ve pis insanların, sarılıp yuvarlanmalarını seyreder, sefil laflarına güler, kıyafetlerine bakar ve kılık kıpırdamazken;

Allah’ın Resulunün, ashabının, velilerin ve şehitlerin dini, senin yıkılası hanende nasıl durabilir!…

 

 

Bağlantı

12/9/2008 - Çağdaş Büyü Nasıl Bozulacak

Çağdaş Büyü Nasıl Bozulacak?

 

 Bilindiği gibi bu ülke matbaaya Avrupa'dan yaklaşık 500 yıl sonra kavuşmuştur. Bu da toplumun yazılı kültürü yaşamadan görsel kültüre geçmesi anlamını taşımaktadır. Gazete ve kitap okuma oranı düşüklüğünün temelinde de bu zihniyet sorunu yer almaktadır. Yine aynı nedenle okuma ve düşünme geleneğinin yerleşmediği bizim gibi toplumlarda televizyondan etkilenme çok daha yoğundur. Ayrıca Veysel Batmaz'ın da belirttiği gibi, "Televizyonu sadece siyasal güç ya da eğlence aracı değil, tüm kültürü oluşturan devasa bir sosyalizasyon aracı olarak görmenin zamanı gelmiştir"  (Batmaz, 1998;3).

Bir gram necaset damlamış bir sürahi sudan, su içer misiniz? Vücudunuzla ilgili bu hassasiyetiniz ruhunuz söz konusu olduğunda neden duyarsızsınız? 

Gözünüz aracılığıyla ruhunuza akan görüntüler için benzetmemizi değiştirerek bu işin bir damla berrak su için bir sürahi necasete katlanmak olduğunu söylesek mübalağa mı etmiş oluruz? 

Vücuda zararsız olduğu halde sadece tadından rahatsız olduğumuzdan şehir suyu kullanmıyoruz. Taşıma suyla içme suyu tedarik ediyoruz. Bu hassasiyeti ruhumuz için gösterip taşıma CD ve DVD'lerle idare etsek de ruhumuza sürahi sürahi (3-5 damla temiz su ihtiva eden) necaset içirmesek.

“Binaenaleyh, bir televizyon kanalı, ahlâkınıza karşı savaş ilân ettiği hâlde evinizde hâlâ izlenebiliyorsa başta çocuklar olmak üzere o hânedekilerin ahlâklarının tefessüh etmesi, içten içe çürümesi kaçınılmaz olmuş demektir.  Böyle bir yaklaşım gericilik değildir; gericilik, bazı televizyon kanallarının onca şenâet, denâet ve gayr-i ahlâkiliğine karşı her şeyi sineye çekip nesillerin tefessüh etmesine sessiz kalmaktır.

Televizyonun kitleleri büyüleyen, onların hafızalarını ve bilinçlerini silen yönünden söz ettik. Bu çağdaş büyü yapılırken amaçlanan, insanların zihinsel süreçlerini devre dışı bırakıp, onları dışarıdan gelen uyaranlara refleks gösteren hayvanlar haline getirmektir. Dolayısıyla insanlar, zihinsel süreçlerini tekrar devreye sokabilir ve birer birer, ikişer ikişer kalkıp düşünebilirlerse, bu büyü bozulur. Bunu gerçekleştirmek için insanların Kur'an-ı Kerim’i okuyup akletmesi gerekiyor. İnsanlar eğer televizyon denen makineyi kendi kontrolleri altına alabilirlerse; yani ekrandaki görüntünün arka planını düşünüp sorgular ve empoze edileni değil alınması gerekeni alabilirlerse çağdaş büyünün etki alanından kurtulacaklardır. Televizyonun içeriği tamamen değiştirilse bile; pompaladığı hazırcılık, tek yönlü bir iletişim aracı olmasından dolayı, sürekli edilmen bir izleyici yığını ve yüzeysel bilgiler aktaran yönü mutlaka olacaktır.

TV ile ilgili (1989) bir çalışmada çocukların uyku dışındaki zamanının çoğunu diğer aktiviteler yerine TV izleyerek geçirdiklerini bildirilmiştir, Nielson raporuna göre;

2-5 yaşındaki çocuklar haftada yaklaşık 27 saat, 6-11 yaşındaki çocuklar haftada yaklaşık 23 saatten daha fazla, 12-17 yaşındaki çocuklar ise yaklaşık 23 saat TV izlemektedir. Bu çocukların 70 yaşına ulaştıklarında toplam yaşamlarının 7 yılını TV izlemekle geçirmiş olacakları bildirilmektedir. Böylece TV, çocukların  yaşamında oldukça etkili bir güç olarak ortaya çıkmaktadır. Ailelerin  TV konusundaki denetimlerinin yetersiz olduğu durumlarda, TV çocukların inanç, fikir ve davranışlarını kolaylıkla etkileyebilmektedir.

Akşamları eve gelir gelmez televizyonu açmayın, çamaşır, bulaşık, yemek gibi yapılması gereken birçok işin altında boğuluyor olsanız bile çocuğunuz, siz bunlarla meşgulken televizyondan başka bir uğraşla ilgilenmesi için yönlendirin. Televizyonun önünde sakin oturmaktansa, bırakın daha fazla kirleten ya da dağıtan diğer aktivitelerle ilgilensin.

Çocuğunuza televizyon hayatındaki etkisizliğini ve etkilerini anlatın siz çocuklarınıza kitap okuyarak, nasihat ederek öyle bir eğitim verin ki diğer kanalları seyredenleri küçümsesinler, onlara tepeden baksınlar (gurur anlamında değil, özgüven anlamında) ve onlara acısınlar. Televizyon seyretmemenin bir ayrıcalık ve üstünlük olduğunu anlatın. Ekran karşısında pasif kalarak ancak silik, aptal -Her akıllı görünen akıllı değildir.- bir insan olunabileceğini söyleyin. Kendini geliştirmenin temel okulunun, aile bireyleri arasında kesintisiz diyalog  ve iletişim ortamının olduğunu öğretin. Aktif, insanlara yardım eden, yol gösteren ve rehber olmak isteyen bir insanın bunu kendini yetiştirerek gerçekleştirebileceği bilincini aşılayın.

Özetle televizyon çocuğun sosyal davranış öğrenmesini önler (Örn. karşılıklı anlaşmazlık olduğu durumlarda ne şekilde davranması gerektiği bilgisini edinemez), okumak, yazmak, el işi gibi üretici şeylerden uzaklaşmasını ve en önemlisi veli ile ilişki kopukluğuna sebep verir. Çocuğun hayatına veli gözetiminde ve eşliğinde katılması ile girmeli, her iki  aşırı uca da kaçılmaması gerekir. Ve bu iş, aile hayatınız için İstanbul’un fethi kadar önemlidir. Çünkü sonuçta tüm aile bireylerinin zihni, Bizans kalıntı ve sefaletinden kurtulacaktır. Şu an piyasada yüzlerce dini kaygılarla hazırlanmış CD var. Çocuk masalları, hikâyeler, belgeseller… Televizyon kaldırıldığında çocuklar açısından doğacak boşluk bunlarla doldurulabilir. Fakat yine de bu seyretme 1 saati aşmamalı.

Şimdi ise sizlere bir hikâye anlatmak istiyorum. Eskiden taşınacak yüklere  talip olacak hamallar bulmak zor olmuyormuş... Hamalsan iki şey önemli oluyormuş senin için:

 

Yük ve yol...

 

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzubahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Eline ne bir şey geçiyor nede geçen şey elde kalıyor.

Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.

İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...

Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını..." Nitekim çok geçmeden dedi ki:

"Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!

"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!" Sözüme aldırmadı.

Durdu. Çöktü.

Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.
Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.

O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.

Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...

"Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...

Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim.

Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...

Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.

Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim.

Sonra koluma girerek;"Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım.

Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yıllardır hammalım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte alaşağı oldular sonunda...

Hâlbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!

Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun!

Belki günün birinde hamallığın şekli değişir.

Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Bazen otur dinlen, akşam olunca uğra Erkama kır dizini bir meclise dinle dinlen sonra yine devam et…

Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü.

Unutma bizim işimiz, bu günkü yükü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.

Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var…

Bağlantı

12/9/2008 - Birde Şiir

HEYCAN KUSARIM TON TON
BENİN ADIM TELEVİZYON
ÇALIŞMAYA VERİRİM SON
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
CAMİ CAMAATI BEŞ ON
BENİMKİ BİN KERE MİLYON
DİNLİ, DİNSİZ, LAİK, MASON
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
YATSI NAMAZINI KILDIRTMAM
SABAH NAMAZINA KALDIRTMAM
SÖYLENENLERE ALDIRMAM
BENIM ADIM TELEVİZYON
***
ZORLA HER EVE GİRERİM
EV SAHİPLERİNE SÖVERİM
GAFİLLERİ PEK SEVERİM
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
NAMAZLARDA VESVESEYİM
EHL'İ DÜNYAYA NEŞEYİM
SEVİNCİMDEN DÖRT KÖŞEYİM
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
BANA BAKAN GÖZLER YANDI
YALANIMA HERKEZ KANDI
NE SÖYLEMİŞSEM İNANDI
BENİM ADIM TELEVİZYON

***
ÖLDÜRÜCÜ BİR AĞIM
NEFSIN KESKIN BICAĞIYIM
KÖR ŞEYTANIN ÇIRAĞIYIM
BENİM ADIM TELEVİZYON

***

YIKTIM UTANMA HİSSİNİ
YAPTIRDIM HERŞEYİN TERSİNİ
BOZDUM MÜSLÜMANIN NESLİNİ
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
RAHMET DEĞİL LANETİM
ASLINDA BEN BİR ALAMETİM
MÜSLÜMANI BOZMAK GAYRETİM
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
GEYİK GİBİ BOYNUZUM VAR
PAYLAŞILACAK KOZUM VAR
NAMUSUNUZ DA GÖZÜM VAR
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
MÂNA KAYBOLDU GÖZÜMDE
KALPLER KAVRULDU TUZUMDA
DÜNYA BENİM BOYNUZUMDA
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
BEN VARSAM OLMAZ SOHBET
O SEMTE UĞRAMAZ RAHMET
KİN, İHTİRAS, FİTNE DEHŞET
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
HERŞEYE EDERİM AKIN
UZAĞI EDERİM YAKIN
SÂDE DERİM BANA BAKIN
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
HERKEZ BİR BAHANE BULUR
YOLLARI BANA DOĞRULUR
NİFAK MAYAMLA YOĞRULUR
BENİM ADIM TELEVİZYON

***

IŞIK DEĞİL AYNAYIM
HEP GÜÇLÜDEN YANAYIM
ROLÜMÜDE İYİ OYNARIM
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
DÂİM UZAĞIMDIR HAKTAN
KUMANDALIYIM UZAKTAN
BAKAN KURTULAMAZ TUZAKTAN
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
BEN DECCALİN DÜĞÜMÜYÜM
SAM AMCANIN ZÜBÜĞÜYÜM
ŞEYTANLARIN EN BÜYÜĞÜYÜM
BENİM ADIM TELEVİZYON
***
ÂLALARI ETTİM DENİİ
UNUTTURDUM SANA SENİ
ŞİMDİ İYİ TANIDIN MI BENİ?
BENİM ADIM TELEVİZYON

 

 

 

 

“Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok erenler çarpıştı. Allah yolunda kendilerine dokunan şeylerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah, sabırlı olanları sever (146). Sadece şöyle diyorlardı: “Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımızı sabit tut ve bize, inkârcı topluluğa karşı yardım et!” (147). Allah da onlara, hem dünya sevabı, hem de güzel ahiret sevabını verdi. Allah, iyilik yapanları sever (148).”

(Âl-i İmrân Suresi)

 

 

Allah Teâlâ'nın bizi korunanlardan kılmasını, yaratılanların efendisi, şefaat edecek ve şefaati kabul olunacak olan Muhammed-sallallahu aleyhi ve sellem-’in sancağı altında onlarla birlikte haşretmesini, bizi hidâyete ilettikten sonra kalplerimizi saptırmamasını,  onun yolunda çalışan muvahhid ve salih kullarından kılmasını niyaz ederiz. Şüphesiz ki O buna güç yetiren, her şeyi işiten ve duâları kabul edendir.

 

Allah’ım bizleri tek bir yumruk, tek bir kelime ve tek bir saf kıl...

Amin…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/9/2008 - Sayfa sonu


Blog counter
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Televizyon nedir? Televizyonun zararları ve yararları. Televizyonun insan psikolojisine aile ve çocuklar üzerinde etkisi ve İslami açıdan tesiri.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog

Kategoriler

Arkadaşlarım

sigararisalesi